hindistan günlükleri 3 – AurovIlle

Hindistan’da bazı yerler var; seyahat planı yaparken haritada bir nokta gibi durur ama içine girince bir hâle dönüşür. Daha önce büyük bir merakla gittiğim Tac Mahal, Varanasi ve Bodhgaya da böyleydi; ama Auroville benim için tam olarak bu duygunun karşılığıydı. Hakkında çok okuduğum, izlediğim ve böyle bir yerin günümüzde hâlâ var olmasına şaşırdığım bir şehir.

Auroville, 1968 yılında Mirra Alfassa (herkesin bildiği adıyla “The Mother”) tarafından, Sri Aurobindo’nun felsefesinden ilhamla kurulmuş. Amacı, milliyetin, dinin, politik kimliğin ya da sosyal statünün ötesinde, insanlığın ortak bilincine dayanan evrensel bir yaşam alanı yaratmak. Burada “bir ülkeye ait olmak”tan çok, “dünyaya ait olmak” fikri öne çıkıyor. Yani mülk edinmek yok; gelir elde etmek komün için var. Herkesin bir olma fikri ise büyüleyici, hem de kendin olarak.

Sadece 12.00-14.00 arasında çalışan bir çiğ beslenme (raw food) restoranı gördük. Saat henüz 11.30’du ve 12.00’de açacaklarını söylediler. O sırada çok yakında olan spirulina tarlalarını görmeye gittik. Orada, havuzlarda yetiştiriliyor ve ürün hâline getiriliyor. Güzel bir ürün sunumunun ardından alışverişimizi yaptık ve tekrar restorana yöneldik. 12.00’de açılacak ve sadece iki saat çalışacak bir yerde, tüm yemeklerin hazır olmasını bekleriz, değil mi? Ama hayır; biz girince yavaş yavaş doğramaya başladılar. O sırada, sahibi olduğunu düşündüğümüz ama kendi deyimiyle sadece “sorumlusu” olan Ananda ile sohbet etme imkânımız oldu. Gerçek bir Auroville’liyle ilk temasım. Anlattıkları epey etkileyiciydi ve oranın ruhunu yansıtıyordu. Otuzlu yaşlarında, kocası çocuklarını da alıp gittiğinde, boşanmış bir kadına yuva olmuş Auroville. Kendisi olabilmesi için ona her şeyi vermiş bu yer. Bir eş ve tutkuyla bağlı olduğu bir iş. Otuz yıldır Belçikalı bir partneri varmış. İlk yıllar çok tartışmışlar ama sevgiden hiç kısmamış. Bunu anlatırken söylediği şu cümle benim için inanılmaz bir ders oldu:

“Kraliçe gibi sevgini dağıt. Sevgide cimri olma. Çünkü vermezsen, sana da gelmez.”

Ananda 73 yaşında; ancak bedeni de enerjisi de oldukça genç. Son on yıldır tamamen çiğ besleniyormuş. Çiğ beslenme eğitimini 56 yaşında Amerika’da almış. Daha sonra bu restoranı bağışçıların desteğiyle kurmuş ve hâlâ yönetiyor. “Sahibi değilim, sadece sorumlusuyum,” demesi, bu dünyada pek alışık olmadığımız bir “bizim, komünümüzün, toplumumuzun, benden daha büyük olan Auroville’in” deme biçimiydi. Bu minik kadın beni çok etkiledi ve benim için çok iyi bir öğretmen oldu.

Bu felsefenin kalbinde ise Matrimandir yer alıyor. Auroville’in tam merkezinde yükselen, altın rengiyle göz alan ve uzaktan bile kendini belli eden bu yapı, yanına gidene kadar bana hiç kendini göstermedi. Dümdüz ormanın içinde bir arazi burası. Yolları kırmızı topraktan, yol kenarları tamamen ağaçlık. Olduğun yerde sadece orada olduğun hissini veren bir alan. Bir anda karşına kocaman bir yapının çıkıp seni şaşırttığı bir yer. Ama Matrimandir bana kendini göstermedi. Herkesin yol kenarından, uzaktan bile olsa çekilmiş bir fotoğrafı vardır; ben de görmüştüm. Yanına gittiğimizde ise telefonları teslim etmiştik, yani onunla hiç fotoğrafım olmadı. Bu hâlâ bana ilginç geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Burası bir tapınak değil. Daha çok, sessizliğin mimariye dönüştüğü bir iç mekân gibi. İçeri girdiğinde, ayakkabılarını değil, sanki dış dünyanın bütün ağırlığını da kapının önünde bırakıyorsun. İçeride kendimi adeta bir uzay gemisinin içindeymiş gibi hissettim. Her yer halı ya da mermer kaplı. Girişte verilen çorapları giyiyorsun. İnsanların çorap giydiğini görünce, “Ne güzel çorap getirmişler..” diye düşündüm; meğer herkese veriliyormuş  Sonra tek sıra hâlinde, devasa kürenin içinden yukarıya doğru tırmanılan bir yol başlıyor. Biz oradan yürürken, diğer grup sessizce kürenin karşısından aşağıya iniyordu. Oldukça ütopik bir film sahnesi gibiydi. Matrimandir’in merkezinde, gün ışığını yukarıdan alan büyük bir kristal küre bulunuyor. Burada konuşmak yok, yönlendirme yok, ritüel yok. Sadece oturmak, nefes almak ve kendi iç sesini duymak var. Sessizce kristal kürenin çevresindeki beyaz minderlere oturuyorsun. Gözümü kırpmadan küreye baktım ve zihnimde büyük bir sessizlik oluştu.

Matrimandir’in altına indiğinde, her biri bir erdemi temsil eden on iki ayrı meditasyon odası var. Ve ben, her birinde oturdum. Her birinde biraz durdum. Her birinde, başka bir yanımla karşılaştım.

Samimiyet (Sincerity) odasında, kendime anlattığım hikâyelerin hangilerinin gerçekten bana ait olduğunu fark etmeye niyet ettim.

Tevazu (Humility) , bilmediklerimin bildiklerimden ne kadar geniş bir alan kapladığını hissetmeye çalıştım.

Şükran (Gratitude), adını koymadığım ama taşıdığım her küçük armağan için içimden sessiz bir teşekkür ettim.

Sebat ( Perseverance) odasında, bırakmak istemediğim yolları düşündüm.

İçsel yönelim (Aspiration) beni görünmez bir ip gibi ileri çeken o çağrının hâlâ orada olduğunu gördüm.

Açıklık (Receptivity) kontrol etmeyi bıraktığımda hayatın bana ne kadar yumuşak davranabildiğini fark ettim.

Gelişim (Progress) odasında, dönüşümün bir hedef değil, bir hâl olduğunu hatırladım.

Cesaret ( Courage) , korkularımın çoğunun bir kapı gibi durduğunu ve aslında açılmayı beklediğini düşündüm.

İyilik (Goodness) küçük bir düşüncenin bile dünyayı biraz daha hafifletebileceğini hissettim.

 Cömertlik ( Generosity) odasında, vermenin bazen almaktan daha derin bir temas olduğunu düşündüm.

Eşitlik (Equality), kendimle ve başkalarıyla arama koyduğum bütün mesafelerin yavaşça erimesini istedim.

Ve Huzur (Peace) hiçbir şey yapmadan da var olmanın mümkün olduğunu hatırladım.

Bu kürenin etrafında şekillendiği söylenen Auroville’in merkezi ise, aslında Matrimandir’in yanında bulunan devasa banyan ağacıymış. Gerçekten çok ama çok büyük bir ağaç. Dallarından sarkan kökler, toprakla buluştuklarında kök olmaktan çıkıp yeni bir gövdeye dönüşüyor. Zamanla, ana gövdeden bağımsız gibi görünen ama aslında hâlâ ona bağlı olan sütunlar ortaya çıkıyor. Hindistan’da banyan ağacı yaşayan bir sembol. Uzun ömrü, sürekli çoğalan gövdeleri ve gölgesiyle, sürekliliğin ve ölümsüzlüğün simgesi olarak görülüyor. Birçok yerde köy meydanlarında, tapınakların yakınında ya da kutsal kabul edilen alanlarda karşına çıkıyor. Yukarıdan sarkan kökleri, gökyüzüyle yeryüzü arasındaki görünmez bağı hatırlatır. Her yeni gövde, yaşamın bir yerden başka bir yere nasıl aktığını; bölünerek değil, çoğalarak var olduğunu anlatır. Bu devasa ağacın ana gövdesi olduğunu düşündüğüm gövdeye önce bir selam verdim. Sonra biraz çevresinde dolaştım ve bir köküne oturdum. Kafama bir kök daha sarkıyordu. Devasa ağacın güzelliği beni gerçekten çok etkiledi. Orada çok mistik bir deneyim de yaşadım ama bunu anlatamayacağım. Ağaçla aramızda bir iletişim, bir sohbet oldu sanki. Hem çok aydınlatıcı hem de oldukça özel bir andı. İçeriğini anlatamam; delirmediğime emin gibiyim ama çok özel bir andı.

Auroville’de yaşam bu sadeliğin etrafında şekilleniyor. Para yerine katkı fikri, tüketim yerine paylaşım, hız yerine farkındalık öne çıkıyor. Toprakla çalışanlar, eğitim verenler, sanat üretenler ve sessizliği bir pratik gibi yaşayan insanlar aynı çemberin içinde var oluyor. Günlük hayat, bir yapılacaklar listesinden çok, bir yaşam disiplini gibi akıyor. “Böyle bir yaşam da mümkün,” dediğim yerin canlı kanıtı burası.

Deneyimlediğim iki etkinlikten de bahsetmek istiyorum. Bunlardan biri ses terapisiydi. Damla Hocam, bir arkadaşının önerisiyle, otelde bu kişinin tanıtım broşürüne denk geldi ve randevumuzu aldık. Daha önce bir ses terapisi seansına katılmamıştım; başıma tam olarak ne geleceğini bilmiyordum. Sosyal medyada gördüklerimden, üzerimde Tibet çanlarının çalıştırılacağı bir deneyim bekliyordum. Ama asla öyle olmadı. İnanılmaz farklı sesler, daha önce duymadığım melodiler… Üzerimden akan okyanuslar gibi hissettiren titreşimler, bir anda kesilen ritmik sesler derken, zamanın, mekânın ve bedenimin kaybolduğu; sadece sesin olduğu bir yerde buldum kendimi. Çok ama çok güzel ve etkileyiciydi. Seans bittiğinde hava kararmış ve yağmur başlamıştı. Hazırlıksız yakalandığımız için, bize yöneltilen taksi teklifini kabul ettik ve çay seremonisine katılmak üzere oradan ayrıldık. Taksinin bizi bıraktığı yer oldukça karanlıktı ve etraf tamamen ormanla çevriliydi. Görünen sadece bir kapı vardı. Seremoniyi yapacak olan masmavi gözlü kadın geldi ve bizi kapıdan aldı. Yağmurun altında, karanlıkta, çamurların içinden ve çok dar yollardan geçerek, sağımızda solumuzda bitkiler ve aralarda evler varken onun evine vardık. İçeride, yağmurda ıslanmasın diye içeri aldığı köpeği ve masasının üzerinde seremoni malzemeleri vardı. Küçük bardaklar, minik demlikler… Önce çayımızı seçtik ve içmeye başladık. Tam bir seremoni: Her yudumdan önce yapılması gerekenler, her yudumdan sonra yapılan küçük ritüeller, aralarda verilen bilgiler… Çayın her şeye karar veriyor oluşu. Gözlerimi kırpmadan bu tuhaf ve büyüleyici kadını izledim.

Auroville bana çok güzel deneyimler kazandırdı ama tadı damağımda kaldı. Daha uzun, daha çok deneyimleyeceğim bir seyahat olmasını gerçekten çok isterim.

Öğretmenin nerede karşına çıkacağı belli olmuyor. Bu seyahatin tamamı benim için bir öğretmendi. Auroville yolculuğum kısaydı ama her anı dolu doluydu. Tüm bu yolculuk, bana beklenmedik bir öğretmen oldu.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir