Bu benim Hindistan’a ikinci seyahatim. Önceki seyahatimden hatırladığım insanları ve çevreyi yine aynı sanmıştım. Ama bu sefer gördüğüm yerler bambaşka.
Hindistan çok büyük bir alan biliyorsunuz. Yukarıda, kuzeyinde Himalayalar var. Kar, sessizlik ve zamanın yavaşladığı bir yer. Oradan doğan nehirler (Ganj ve Brahmaputra) bütün ülkenin hafızasını aşağıya taşıyor adeta. Bu dağlardan aşağıya doğru inince geniş düzlükler başlıyor. Tarımın, yerleşimin ve kalabalığın arttığı yerler. Doğuya döndüğünde Bengal Körfezi ve Çin sınırına yaslanan yeşil, nemli bölgeler var. Muson burada ilk nefesini alıyor. Yağmur sadece yağmıyor; yaşıyor, çoğalıyor, her şeyi sarıyor. Güneye indikçe toprak daralıyor, Hindistan bir yarımadaya dönüşüyor. İki yanında okyanus var. Batıda Arap Denizi, doğuda Bengal Körfezi. En aşağıda ise muson yağmurlarıyla dolup taşan Hint Okyanusu. Batıya baktığında ise bambaşka bir yüz var. Thar Çölü. Kurak, sert, suskun. Pakistan sınırına doğru uzanan bu bölge, Hindistan’ın ateşli nefesi gibi. Yani Hindistan; bir ucunda buz, bir ucunda tropik yağmur. Bir yanında çöl sessizliği, diğer yanında okyanus gürültüsü. Tek bir ülke ama sanki bir kıta. O yüzden Hindistan’da yol aldıkça sanki mesafe sadece kilometreyle değil; iklimle, kokuyla, sesle ve ruh hâliyle ölçülür.



Tiruvannamalai ise bambaşka bir yer. İlk bakışta Hindistan’ın o bildik kalabalık ve karmaşık yüzünden ayrılıyor. Tamil Nadu’da, Arunachala Tepesi’nin eteklerinde. Tek başına duran bir dağ bu; etrafındaki her şeyi sessizce belirliyor. Sadece ruh hâlini değil, toprağı da. Burası her zaman yemyeşil değilmiş. 3 mevsimden bahsediliyor. Sıcak, çok sıcak ve muson yağmurlu sıcak. Şehrin dışına çıktığında pirinç tarlaları başlıyor. Sulama kanallarıyla beslenen, suyun üstünde parlayan geniş alanlar. Tiruvannamalai’nin güzelliği gösterişli değil; sade, gerçek ve toprağa çok yakın. Belki de bu yüzden burada zaman farklı akıyor. Doğa süslenmiyor, kendini kanıtlamaya çalışmıyor. Sadece olduğu hâliyle var. Ve ben bunu iliklerime kadar hissettim.
Evler rengârenk. Mavi, yeşil, pembe, mor, sarı… Her evin önünde bir mandala (bundan sonra bahsedeceğim). Her an her yeri süpüren insanlar. Arka planda sürekli korna ve süpürge sesi var gibi. Tabii ki maymunlar ve inekler. Köpekler de çok fazla ve hepsi aynı cins. Bu bana çok garip geldi. Kediler ise çok az; 23 günde sadece üç kedi gördüm.
Arunachala sadece bir dağ değil. Burası yaşayan bir hac yeri. Her gün, günün her saati insanlar dağın etrafında yürüyor. Yaklaşık 14 kilometrelik bir yol bu. Adı Girivalam. Yalın ayak yürüyorlar. Ayaklar toprakla temas ediyor; asfalt, taş, toz… Güneşin altında, bazen gece serinliğinde. Kimisi sessiz, kimisi mantralarla, kimisi sadece nefes alarak yürüyor. Ve yolun solundan yürünüyor. Dağa daha yakın olan sağ tarafında ise göçmüş bilgelerin, keşişlerin, hac yolcularının hala yürüdüğünü söylüyorlar. Ne büyük bir saygı göstergesi. Yol üzerinde tapınaklar, küçük sunaklar var. Kimse acele etmiyor. Kimse bir yere yetişmeye çalışmıyor. Arunachala’nın etrafında yürüyen insanlara baktığında şunu hissediyorsun. Buraya sadece gelinmiyor. Buraya dönülüyor. Çok etkileyici bir yer.



Arunachala’nın eteklerindeki Ramana Ashram’da geçirdiğim zamanlar ise gerçekten unutulmazdı. Kapısının önündeki trafik, korna gürültüsü ve insan sesleri; kapıdan girer girmez kesiliyor. Her şey sessizleşiyor. Önce terliklerini çıkarıyorsun; çıkarmazsan uyarılıyorsun. Hatta arkanızdan “çapıl çapıl” diye seslenen gönüllü güvenliklerle karşılaşabilirsiniz. Sessiz bilge olarak bilinen Ramana Maharshi’nin bu ashrama bıraktığı soru çok basit: “Ben kimim?” Ama bu soru cevap aramak için değil; sessizleşmek için. Bu sessizliğin başladığı yer ise dağın yamacındaki mağaralar. Ashram’ın içinden, arka bir kapıdan yaklaşık 40 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılıyor bu mağaralara. Yolda herkes sessiz. Yalın ayak olduğun için bastığın yere daha dikkatli basıyorsun. Maymunlar yalnız yürüdüğünde genelde bir şey yapmıyorlar ama elinde yiyecek ya da sallanan bir çanta varsa dikkatlerini çekebiliyorsun. Ya da kalabalık bir grup hâlindeysen. Mağaralara üç kez çıktım. İkisi grup hâlindeydi ve şükür ki kötü bir şey yaşamadım. Bir seferinde maymunlar toplanıp yanımıza geldiler ve gruptan birinin saçlarında, bit ayıklar gibi hareketler yaptılar. Orada biraz korktum açıkçası. Kalabalıklardı. Ramana Maharshi, Arunachala’ya geldikten sonra uzun yıllarını bu mağaralarda geçirmiş. İlk olarak Virupaksha Mağarası’nda. Yaklaşık 17 yıl, neredeyse tamamen sessizlik içinde. Konuşmadan, öğretmeden, açıklamadan. İnsanlar yine de gelmiş. O sustukça etrafı dolmuş. Daha sonra biraz daha ulaşılabilir bir yerde bulunan Skandashram’a geçmiş. Burası ikinci durağı olmuş. Daha açık ama hâlâ dağa yaslanan bir yer. Berivan’la gittiğimiz bir seferde bir amca, mağaranın üzerindeki üç büyük kayanın nasıl üç fil figürüne benzediğini göstermişti. Hayatının son dönemlerinde burada kalmış ve zamanla bugünkü ashram alanı şekillenmiş. Bugün Ramana Ashram’ın işleyişinde bu geçmiş çok hissediliyor. Kimse kendini öne çıkarmıyor. Kim ne yapıyorsa, yapan ortadan kayboluyor sanki. Hizmet var ama “hizmet eden” görünmüyor. Yapılan çok iş var. Her gün binlerce insan giriyor ve her yer hep tertemiz. Sürekli süpüren birileri var. Günde üç öğün, ashramda kalanlara yemek çıkıyor. Günde bir öğün de kapının girişindeki büyük alanda herkese, ama herkese yemek dağıtılıyor. Baskılarını kendilerinin yaptığını düşündüğüm bir kitabevi var. Kütüphanesi, meditasyon salonu, okulu, sağlık ocağı, Ramana Maharshi’nin mezarının bulunduğu oda ve daha birçok alan… Oldukça büyük ve idaresi zor olabilecek bir yer ama her şey tamamen gönüllülükle yürüyor. Ramana Maharshi’nin “Ben kimim?” sorgulaması tam olarak bunu işaret ediyor. Kimlikleri, hikâyeleri, etiketleri tek tek bırakmayı. “Ben yapanım”, “ben bilenim”, “ben önemliyim” diyen sesin arkasına bakmayı. Belki de bu yüzden ashram hâlâ canlı. Çünkü burada öğreti duvarda asılı değil; mağaralardan taşmış gibi. Günlük hayatın içine yayılmış. Sessizlikle çalışan bir mutfakta, yalın ayak yürüyen bir gönüllünün adımlarında, hiç kimse olmadan yapılan bir işte… Ramana Ashram’da “Ben kimim?” sorusu sorulmuyor. Hâlâ yaşanıyor.
Bu kadar etkileyici yerlerde bulunmak insanı derinleştiriyor, bakış açısını genişletiyor, gönlüne dokunuyor. Ama dünyanın öbür ucuna gitmişken ayurvedik masajları denemeden dönemezdim. Gittiğim gün aromatik bir ayurvedik masaj ve ardından Shirodhara yaptırdım. Bir saat boyunca alna dökülen ılık yağla yapılan bu uygulamayı daha önce Dharamshala’da da deneyimlemiştim ama bu sefer çok daha güzeldi. Ilık başlayan yağ gitgide ısındı. Yol yorgunluğu ve şehre girdiğimden beri kafamdaki o çekim, karıncalanma ve uyuşma hissiyle birleşince o kadar iyi hissettirdi ki anlatamam. Uzun süre kalacağım için bazı eksiklerimi tamamladım. Çevredeki marketleri ve küçük mağazaları gezdim. Burada farklı olarak her dükkâna girerken terlikler çıkarılıyor. Her şeyin bu kadar doğal, kaliteli ve ülkemize göre epey ucuz olması beni gerçekten üzdü. Ülkem adına. Bir pamuklu yoga matı, meditasyon matı ve küçük bir meditasyon yastığı aldım. Şampuan, sabun gibi kişisel eşyalarımı tamamladım ve konakladığım eve döndüm.



Sabahları çevredeki tapınaklardan gelen mantra sesleri, camilerden gelen ezanlar ve şehre hoparlörlerle yayılan mantralarla şehir uyanıyor. Daha doğrusu ben uyanıyorum; çünkü şehir tam anlamıyla 24 saat uyanık. Ramana Ashram ile konakladığım yer arasındaki yolu her gün yürümek başlı başına bir ritüeldi. Kısa bir mesafe ama çok katmanlı. Yol boyunca hayattan elini eteğini çekmiş insanlar vardı. Sessizce oturanlar, önünde küçük bir kapla bekleyen keşişler. Dileniyor gibi görünseler de bu topraklarda bu başka bir şey. Dünyadan vazgeçmiş olanlara, dünyanın temel ihtiyacını geri vermesi gibi. Onların önündeki kaba bırakılan bir meyve ya da birkaç bozuk para, yardımdan çok bir dengeyi sürdürmekti. Halkın bu kişilere yaklaşımı çok saygılı. Bu yürüyüşte her köşede bir tapınak vardı. Kapılarının önünde limonlar, meyveler, çiçekler… Bazen küçük bir ateş, bazen tütsü. Durmak, selam vermek, içeri dönmek için. Yolda yürürken insan ister istemez yavaşlıyor. Adımlar daha bilinçli atılıyor. Sanki yol seni bir yere götürmekten çok, senden bir şeyleri geride bırakmanı istiyor. Ve belki de o yol benim için ashrama varmaktan çok, kendime yaklaşmak içindi.
Her sabah saat 6’da, ashramın içinde Ramana Maharshi’nin ölmeden önce söylediği bir ilahi gönüllüler tarafından neredeyse 60 yıldır söyleniyormuş. Buna şahit olmak, orada bulunmak ve eşlik etmek çok güzeldi. Sonrasında başka bir ritüel başlıyor. Ramana Maharshi’nin mezarının bulunduğu yerde bir heykel ve bir lingam (Şiva’nın biçimsiz, sınırsız özünü simgeleyen bir sembol) var. Bu lingam, sabah ve akşam; su, süt, zerdeçallı süt ve kakaolu olduğunu düşündüğüm bir sıvıyla yıkanıyor. Ardından bağışlanan çiçeklerle süsleniyor. Günde iki kez. Ne büyük bir emek, ne büyük bir saygı. Bunu izlemek beni her seferinde çok etkiledi. Üstte görünen çiçeklerin altına da çiçek yığıyorlardı. Bir an, “bunun yerine bir düzenek yapılsa ya” diye düşündüğümü fark ettim. Sonra kendimi yakaladım. Onlar bunu çiçek koymak için yapmıyor. Mesele sunmak. Mesele kendinden daha büyük bir şeye hizmet etmek. Ah zihnim… Ne çok düşünce, ne çok yargı yakaladım ve utandım. Kendimi öğrendim. Sabah ritüelinden sonra herkes tek sıra hâlinde, büyük bir saygıyla ilerliyor. O salonun tek bir sıra hâlinde, inanılmaz bir sessizlikle organize olması bana her seferinde çok tuhaf ve etkileyici geliyordu. Bu sıra, şekerli ve zerdeçallı olduğunu düşündüğüm bir kaşık süt için. Avcunu açıyorsun, oraya döküyorlar ve içiyorsun. Bu, “ben alıyorum”dan çok “bana veriliyor” hâli. Bir şey talep etmiyorsun, seçmiyorsun, ölçmüyorsun. Sadece açıyorsun ve kabul ediyorsun. O bir kaşık süt, bedeni beslediği kadar insana şunu da hatırlatıyor; hiçbir şeye sahip olmadan da doyabilmek mümkün. Ramana Ashram’ın içinde fotoğraf çekmek yasak. Sadece dışarıdan birkaç fotoğrafım var. Burada geçirdiğim süre boyunca yaşadıklarım gerçekten çok özel ve derindi.



Az kalsın anlatmayı unutuyordum. 23 günde gördüğüm tek rüya, ikinci gecemde gördüğüm bir kabustu. Uyandıktan sonra sakinleşmeye çalışırken rüyamı ChatGPT’ye anlattım ve yorumunu okuyordum. Bu beni o an rahatlattı. Derken odamın kapısında bir ses duydum. Sanki biri kapıya vuruyor ve tırnaklarını geçiriyordu. Çok ama çok korktum. Kapıyı iyice kilitlediğimi ve odaların ses geçirdiğini kendime hatırlattım, yani bağırsam yardım gelirdi. Asla yataktan kalkamadım. O anda bunun bir maymun olabileceği aklıma geldi ve tam o sırada ses kesildi. Birkaç gün bunun rüyanın devamı olduğunu düşündüm. Sonra aşağıdan ya da yukarıdan apartmanın içine rahatlıkla girebileceklerini fark ettim. Bunu da anlatmadan geçmek istemedim.
Bu yazı serisi, gördüklerimi anlatmaktan çok bende kalanları kayda geçirmek için.
Unutmamak için.
Çünkü bazı yolculuklar bitmiyor; sadece insanın içinde sessizce yer değiştiriyor.

Yazınız bu içselleştirilmiş deneyimin içine çekti beni. Bahsettiginiz dağdaki çekim gücü gibi…